| Humpher ve Herbert gibi İngiliz
ajanlarının sayısı 1700’lü yıllarda binlerle ifade ediliyordu. Osmanlı’yı
parçalama gayesine yönelik plan ve projeler, hep bu ajanlar vasıtasıyla
bilfiil uygulamaya konmuştur. Goldzier, Gaitana, Renan, Rodinson gibi oryantalistler
ve Reşid Ziya, C. Afgani gibi yerli işbirlikçilere dikkat edilirse hep
aynı konuları ele aldıkları, aynı fikirleri işledikleri görülecektir.
Batılı Katolik ve Protestan misyonerler
19. yy. Osmanlı Devleti’nde aktif olarak faaliyet göstermişlerdir. Bu amaçla
misyonerler kiliseler, okullar, hastaneler ve diğer hayır kurumları açmışlar
kapitülasyonların himayesinde, Avrupa güçlerinin diplomatik yardımlarına
sığınarak faaliyetlerini rahatça yürütmüşlerdir. Doç. Dr. İlknur Polat
Haydaroğlu “Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancı Okullar ve Misyonerlik Faaliyetleri”
isimli makalesinde 1894 yılında sadece Elazığ’da 83, Diyarbakır’da 32,
Erzurum’da 24, Bitlis’te 22 misyoner okulunun var olduğunu belirtmektedir.
1904’de Osmanlı topraklarında ABD devlet okulu olarak 400, rahiplerin 306,
rahibelerin 354 okulu vardır. Doç. Dr. Haydaroğlu, “Osmanlı’yı Galata bankerleri
ve misyoner teşkilatı yıktı” tespitini yapmaktadır.
Bu misyoner faaliyetleri Osmanlı
İmparatorluğu içinde Batı kültürünün ve fikirlerinin yayılmasında güçlü
araçlar olmuşlar, fakat Müslüman halkla direkt olarak ilişkiye fazla girmemişlerdi.
Bununla beraber misyonerler, Batı nüfuzu ve müdahalesinin araçları oldukları
ve imparatorluk içindeki azınlıkların siyasî sadakatlerini yok etmeye çalıştıkları
için Müslüman nüfus tarafından şüpheyle karşılamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurulmasından sonra misyoner faaliyetlerin çoğu durmuştur, çünkü yeni Türk
devletinde artık az sayıda gayrimüslim kalmış, kapitülasyonlar kaldırılmış
ve cumhuriyet yönetimi, bir kısmı kapatılan, diğer kısmı ise millîleştirilen
misyoner eğitim kurumlarını sıkı bir denetime tâbi tutmuştur. Bununla beraber
Müslümanlar, misyonerlik konusu üzerinde rahatsızlık duymaya devam etmişlerdir.
Bunun bir belirtisi, İstiklal Savaşı’nın tanınmış kumandanlarından Kâzım
Karabekir’in konu ile ilgili derlediği kapsamlı bir çalışmasının Ekim 1952
yılında Hür Adam Gazetesi’nde yeniden yayımlanmasıydı.[1] Misyoner faaliyetlerinin
tarihî kökenlerini araştıran Karabekir, Katolik ve Protestan misyonerlerin
bütün dünyada üç değişik metotla çalıştıklarını iddia etmekteydi: 1. Dini
Teşkilatlar, 2. Okullar ve Kurumlar, 3. Maskeli Teşkilatlar. Birinci tip
teşkilatlar, kutsal kitapları dağıtmakla, dergiler yayımlamakla ve kalpleri
Hıristiyanlığa ısındırmak için halka yardım etmekle görevliydiler. Londra’daki
Archbishop of Campterbry Mission bunların en tanınmış olanıydı. Bunun şubeleri
Asya ve Afrika ülkelerine yayılmış ve biri de İstanbul’da çalışmaktaydı.
Hıristiyanlar tarafından azınlık oldukları ülkelerde kurdukları okul ve
kurumların esas gayesi, kendi çocuklarına Hıristiyanlığı öğretmek olmakla
birlikte, fırsat buldukça başka dinlere mensup çocukları da Hıristiyan
yapmaya çalışmaktı. Türkiye’de Robert Koleji ve Young Men’s Christiam Association,
bu tipin en çarpıcı örnekleriydi. Karabekir’in tasnifine göre misyoner
teşkilatlarının üçüncü tipi yerli halkın kılığında faaliyet göstermekte
ve en mahrem yerlerine girerek onların gizli sırlarını elde edebilmekteydiler.
Masum bir tavır takınarak, bu ülkeleri zayıflatabilmek için aralarına fitne
ve fesat tohumları dökmeyi arzulamaktaydılar. Birçok milletin uykuda, gaflet
içinde olmasının ve bir avuç asker tarafından idare edilebilmesinin sebebi
buydu.[2]
Karabekir, Türk Müslümanlarını Hıristiyan
misyoner faaliyetlerine karşı uyarırken, onların Müslümanlara karşı düşmanca
davranışlarını gösteren birkaç tarihî örnek de getirdi. Mesela 1877 yılında
İngiltere Başbakanı Gladstone, bütün milletlerin Osmanlı Devleti’ne karşı
çıkmasını isteyerek, bir elindeki Kur’an nüshasını yukarı kaldırmış ve
demişti ki: “Bu kitap yeryüzünde kaldıkça bu Batak Katliamı gibi vahşetler
de dünyadan eksik olmaz!”[3] Karabekir tarafından getirilen diğer örnekler
de şunlardı: I. Dünya Savaşı’nda Loyd George, Hıristiyan kiliseleri, misyonerleri
ve Ermenileri isyan için tahrik ederek Müslüman Türklerin varlığını sona
erdirmeyi hedefleyen bir planı sahneye koymuştu. Misyonerler sadece Hıristiyanları
Müslümanlara karşı tahrik etmekle kalmamakta, aynı zamanda Müslümanları
Müslümanlara karşı da kışkırtmaktaydılar. Bunun en çarpıcı örneği Hacı
Ali ile Abdullah Mansur’un Arapların Türk ordusuna karşı isyanlarındaki
misyonlarıydı. Çok daha dikkate değer olan Lawrence ise bu türden misyonerlerin
en çarpıcı örneğini oluşturmaktaydı. Bu örnekleri göz önüne alan Karabekir
sonuç olarak, Hıristiyan misyonerlerle Batı ülkelerinin siyasî maksatları
arasında çok sıkı bir ilişkinin olduğunu ileri sürdü.[4]
Milliyetçi ve mukaddesatçı aydınlar
Hıristiyanlara Osmanlı İmparatorluğu ve cumhuriyet dönemlerinde verilen
hak ve imtiyazların suistimal edildiğini ve misyoner faaliyetlerinin daha
da artmasına bir zemin hazırladığını savundular. 1959 yılında Hilal Dergisi’nde
yazan Erol Güngör, tarihteki Türk devletlerinde Hıristiyan ve Müslümanların
haklarını karşılaştırdı.[5] 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u
fethettiği zaman, İslam’ın emri gereği kendisi gayrimüslimlerin haklarını
korumak zorunda kalmış, ancak Fatih onlara müsamahayla davranır davranmaz
azınlıklar da ayaklanma ve isyanlarla karşılık vermişti. Anadolu çocukları
sınırda ülkeyi korumak için kan dökerlerken, geride mesut ve neşeli bir
hayat yaşayanların buna cevabı isyan olmuştu.[6]
[1]: General Kâzım Karabekir, Müslümanlığın
Karşılaştığı Büyük Tehlike: Misyonerlik, Hür Adam, 10 Ekim 1952
[2]: Kâzım Karabekir, agy, 14 Ekim
1952
[3]: agy, 17 Ekim 1952
[4]: Agy, 17 Ekim 1952
[5]: Erol Güngör, Misyoner Tehlikesi
Karşısındayız, Hilal, Mayıs 1959
[6]: Türkiye’de İslam’ın Yeniden
İnkişafı, 141-143
|