İ. Goldziher
Macar asıllı koyu bir Yahudi’dir.
İslam Ansiklopedisi yazarlarındandır. Sâmi dilleri üzerine çalıştı. Tevrat,
Talmud dersleri ve Yahudilik şuuru aldığı hocası Treudenberg’in gözetiminde
1833’de “Yahudiliğin Kur’an Üzerindeki Etkisi” konulu doktora tezini hazırladı.
Suriye’ye gönderildi. Orada Tahir el-Cezairi ile beraber oldu. Mısır’a
gitti. El-Ezher Üniversitesi’nde eğitim gördü. Muhammed Abduh’tan dersler
aldı. “Tefsir Ekolleri” ve “İslam’da Akide ve Şeriat” isimli eserleri meşhurdur.
Tezini “Kur’an-ı Kerim’in vahiy mahsulü
olmadığı” fikrine bina etmiştir. Kur’an’a hermenötik metodlar uygulamış,
İncil ve Tevrat’ın da hak kitaplar olduğunu ispata çalışmıştır. Vahyi tartışmaya
açmak, İslam’ın temel itikadî esaslarının zedelenmesine zemin hazırlayacak,
bu vesileyle İslam aleminin birliği daha kolay bozulacaktı. Goldziher yaşadığı
dönemdeki faaliyetleri ile bu fonksiyonu icra etmiştir.
Ernest Renan
Saint Sulpice Koleji’nde İbranice
öğrendi. 7 yıl süreyle bir papaz okulunda eğitim gördü. 1845’de papazlıktan
ayrıldı. Alman düşüncesinden etkilenerek Katolik inancından koptu.
İnsanlığı ilgilendiren büyük meselelerin
ancak liberal bir bilim yoluyla çözümlenebileceğini ispat için “Bilimin
Geleceği” adlı eseri yazdı.
1850’de Bibliothegue Nationale’deki
Süryanice el yazmalarını sınıflandırmakla görevlendirildi. 1852’de “İbn-i
Rüşd ve İbn Rüşdçülük” teziyle doktorasını verdi. 1860’da Suriye’ye gitti.
1862’de College de France’ın İbranice kürsüsüne getirildi. 1864’de Mısır,
Anadolu ve Yunanistan’a gitti. Hayatının son yıllarında Origines isimli
eserini (İsrail Milletinin Tarihi) ile tamamlamaya çalıştı. 1892'’e öldü.
E. Renan “İslamiyet ve Bilgi” adlı bir konferans da vermiştir. Burada İslam’ın
gelişmeyi ve ilerlemeyi yok eden ve bilime engel olan bir din olduğunu
ileri sürdü.
Fransa’da yayınlanan Le journal Des
Debats gazetesinin 29 Mart 1883 tarihli nüshasında Renan’ın bir yazısı
mevcuttur. Afgani bu makaleye övgü dolu methiyeler yazmıştır. Renan, Afgani’nin
bu övgülerine şöyle cevap vermektedir: “Sorbonne’daki son konferansımın
Şeyh Cemaleddin’e telkin ettiği son derece dikkate değer düşüncelerini
dünkü gazetenizde alaka ile okudum. Münevver Asya’nın şuurunu böylece orijinal
ve samimi tecellilerinde takip etmek çok öğretici, ufkun dört bir yanından
rasyonalizmi öven sesler geliyor. İnsan bu sesleri dinledikçe daha iyi
anlıyor ki din ayırır, akıl birleştirir. Ve yine insan iman ediyor ki akıl
tektir. İnsan zekasının birliği, düşüncelerin tesanüdünden doğan büyük
ve ümit verici netice. Ama bunun için tabiatüstü denen vahiyleri bir kenara
itmek lazım. Dünyadaki iyi niyet sahibi insanların yobazlığa ve hurafelere
karşı kurdukları birlik görünüşte çok küçük ama hakikate dayanıyor ve er
geç muzaffer olacaktır. Masalları tahrip edecektir”.
Renan’ın bu çarpık fikirlerine, Namık
Kemal “Renan Müdafaanamesi” adlı eserinde karşı çıkmıştır. Namık Kemal
eserinde Renan’ı şöyle tanıtıyor: “Engizisyonun kötülüklerini tenkit ede
ede, her fenalığı dine bağlayan ve her dini aynı meziyette vehmeden bir
münkir. Üstelik ele aldığı konuyu hiç de bilmemektedir. Nasıl olur denilebilir,
bir Şark dilleri mütehassısı, bir akademi azası İslam’ı nasıl bilmez?
Bilmez, Avrupalı Şark’ı bilmez”[1] Namık Kemal bu eserinde Renan ve başka
Avrupalı oryantalistlerin İslam dinini yanlış değerlendirdiklerini örneklerle
açıklamıştır.
Renan’ın tezi akılla nakili çatıştırmaktı.
Bu konuda C. Afgani ile tamamen aynı görüşleri paylaşmaktadır. Birbirlerine
duydukları muhabbeti ve hayranlığı daha önce de ifade etmiştik. Renan’ın
düşüncesine göre, nakil karşısında akıl tek hüküm koyucudur. Dolayısıyla
akıl, naklin yani vahyin üstündedir. E. Renan İslam dünyasında bu görüşü
hâkim kılmak için çalışmıştır.
L. Massignon
Fransız asıllı bir Katolik misyoneridir.
Aynı zamanda da misyoner cemiyetlerinin ruhanî lideridir. Mısır ve Şam
ilim akademilerinin üyeliklerinde bulundu. Goldziher ile yakın temasları
oldu. Araştırmalarını tasavvuf üzerinde yaygınlaştırdı. Bağdat’a gitti,
Kahire’ye yerleşti. 1909’dan itibaren El Ezher’de, bir Ezherli kıyafetiyle
derslere girdi. Hicaz, Kudüs, Halep, Şam ve İstanbul turları yaptı. 1922’de
kendisine doktora unvanı verildi. Özellikle tasavvufla ilgili hadisler
ve haberler üzerinde şüphe uyandırmak için çalıştı. Zira Ortadoğu İslam
dünyasında ümmetin birliğini tasavvuf kurumu temin ediyordu. Mürşide bağlılıkla
beraber halifeye bağlılık da söz konusuydu. Massignon tasavvufun akaid
kurallarını münakaşa konusu yaparak İslam alemindeki tevhid ve halifeye
olan bağlılığı yıkmayı hedefliyordu.
Christian Snauch Hurgrange
Hollandalı bir müsteşriktir. ‘Mekke’de
Hac Mevsimi’ tezi üzerine doktora yaptı. Çalışmasında haccın cahiliye döneminden
kalma bir âdet olduğu iddiasını işledi. 1884’de Cidde’ye gitti. Mekke’ye
girebilmek için bir süre bekledi. Ardından Abdulgaffar sahte adıyla Mekke’ye
casus olarak girdi. Bir müddet Cava’da ikamet etti. 1912’de “Kur’an’daki
İbrahim” adlı eseriyle gerçeğe uymayan pek çok iddiada bulundu. Macar müsteşrik
Goldziher ile temaslarda bulundu. Hurgrange misali bize yeni bir münakaşa
imiş gibi takdim edilen Hac ve Kurban tartışmalarının çıkış noktasının
müsteşrik kaynaklı olduğu hakikatini açıkça göstermektedir.
İslam akaidini çökertmek gayesiyle
faaliyet gösteren bu müsteşriklerin sayısı pek çoktur. Yukarıda ismini
ve kısaca faaliyetlerini zikrettiklerimizin haricinde G. Von Grunebaum,
P. Hitti, S. Wensink, P. Casanova bunlardan bazılarıdır. Bu şahıslar farklı
konuları ele alıp, farklı sahalarda araştırmalarını yürütmüşler ve her
biri kendi alanında İslam inancına zıt ve çarpık bir takım tezler geliştirerek
bilhassa Ortadoğu’da mevcut Ehl-i Sünnet akaidine uymayan bir inanç sistemi
ortaya çıkarmışlardır. Dikkat edilirse hemen hepsi El-Ezher’de eğitim görmüş
veya burada doktorasını vermiştir. Zira o dönemin İslam ilimlerinin eğitim
merkezi El-Ezher idi. Bu sebeple buraya yönelmişlerdir. Hepsinin maksadı
aynıdır. Ortadoğu ve Hicaz Bölgesi’nde mevcut İslam inancına uymayan bâtıl
bir itikat geliştirmek suretiyle buraları Osmanlı’dan koparmak ve Osmanlı
Devleti’nin hâkimiyetinden çıkan bu toprakları başta İngiltere olmak üzere
Batılı devletlerin birer sömürgesi haline getirebilmek. Adı geçen bütün
müsteşrikler-oryantalistler hep bu gayeye hizmet için araştırma yaptılar,
hadis müessesesine, İslam tarihine, tasavvuf kurumuna, akıl-vahiy münasebeti
gibi konulara hep bu maksatla el attılar.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi
ekilen bu fitne tohumları neticesi Osmanlı Devleti Ortadoğu’dan çekilmek
zorunda kalmış ve Ortadoğu fiilen parçalanmıştır.
[1]: Namık Kemal, Mütafaaname
|