| Bu noktada şu hakikati ifade etmek
yerinde olacaktır. İngilizler kendi emelleri doğrultusunda yönlendirdikleri
Muhammed Abdülvehhab ve onun kurduğu Vehhabilik mezhebi aracılığı ile toplumda
İslam adına mevcut olan motifleri çökertmek ve yerine İslamî olmayan ve
İslam’ın özünde bulunmayanları koyma hedeflerini gerçekleştirdiler. Kabir
ve türbe ziyaretlerini şirk kabul eden Vehhabiliği resmî mezhepleri olarak
benimsemiş bulunan Suud Hükümetinin, İslam büyüklerinin ve sahabelerin
kabirlerini tahrif ederek, belirsizleştirmeleri bu hakikatin açık bir misalidir.
Zira Müslümanların mukaddes türbeleri ziyaretten hangi şekilde olursa olsun
alıkonulması düşüncesi bizzat Sömürgeler Bakanlığı’nın misyoner-ajanlarına
dağıttıkları kitaplarda “Müslümanları güçlendiren faktörleri yok etmek
için tavsiyeler” bölümünde yer almaktadır.
16. Madde: “Sorunlardan biri de Müslümanların
mübarek ve mukaddes türbeleri ziyaret etmeleridir. Bu tür türbelere önem
vermenin ve süslemenin bidat ve şeriata aykırı olduğunu, Peygamber
döneminde bu teşrifatın bulunmadığını, ölülere ibadet yapılmadığını delilleri
ile ispat etmeliyiz. Yavaş yavaş binaların yıkılmasıyla ve bu türbelerin
izlerini ortadan kaldırmakla halk bu ziyaretlerden vazgeçirilmelidir...”[1]
Bu prensipler doğrultusunda Peygamberimizin
anne ve babasının kabirleri başta olmak üzere pek çok büyük zâtın kabri
belirsizleştirilmiş, Osmanlı’nın buralara yaptığı türbeler yıkılmıştır.
Peygamberimizin babası Hz. Abdullah’ın
kabri
Peygamberimiz doğmadan önce babası
Hz. Abdullah 25 yaşındayken geldiği Medine’de vefat etti ve oraya defnedildi.
Osmanlılar zamanında kabri Medine halkı tarafından “Tuval Sokağı” diye
bilinen yerdeydi. Bugün mevcut değildir. Suud tarafından belirsiz hale
getirilmiştir.
Peygamberimizin annesi Hz. Âmine’nin
kabri
Peygamberimizin annesi Hz. Âmine,
oğlu Hz. Muhammed ve cariyesi Ümmü Eymen ile birlikte Medine’deki
Neccaroğullarından Peygamberimizin dayıları olan akrabalarını ziyarete
gitmişler, ancak Hz. Âmine Mekke’ye dönerken Ebva Köyü’nde miladi 577 yılında
vefat etmişti. Hz. Âmine’nin kabri köyün dışında bulunan bir tepededir.
Osmanlı devrinde kabir bir türbe içine alınmış, iki ucuna mezar taşları
dikilmişti. Burası daha sonra Suud Hükümeti tarafından yıktırılmış, ziyaretler
de yasaklanmıştır. Şu anda kabrin yeri köylülerin yeşil yağlı boya ile
boyayıp dizdikleri taşlardan anlaşılmaktadır.
Resulullah (sav) hicretin bu yılında
annesinin kabrini ziyaret etmiş ve onu hatırlayarak gözleri dolmuştur.
Ebu Said El- Hudri’nin Kabri
Cennetü-l Baki’nin kuzeydoğu tarafındaydı.
Osmanlılar zamanında kabri çevrili ve baş ucunda yazılı taşı vardı. Suud
zamanında yıkılıp yola dahil edildi.
Bu misalleri çoğaltmak mümkündür.
Ne hazin bir tecellidir ki, türbe ziyaretlerini, türbe, kabir ve mescidlerin
süslenmesini, buralara isim ve yazı yazılmasını haram ve bidat kabul eden
mantığın sahipleri, kendi isim ve nişanlarını bizzat Harem-i Şerif’in kapılarına
yazdırmakta bir mahzur görmemektedirler. Bu duruma verilecek enteresan
bir misal şudur: Suud Hükümeti muhtelif zamanlarda Ravza-i Mutahhara’da
çeşitli genişletme çalışmaları yapmaktadırlar. Kapılarına Bâb-ı Selam esas
alınarak çeşitli isim ve İngilizce numaralar verilmişti. Bu faaliyetleri
gösterebilmek için Bâb-ı Selam tarafına bir tabela konmuş ve üzerine net
ve okunaklı yazılarla şunlar yazılmıştır: “Haremeyn-i Şerifin’in hizmetçisi
Kral Fahd b. Abdülaziz 2. Suud genişletmesi sırasında 6. 11. 1984 tarihinde,
Cuma günü açılış için burayı şereflendirdi” Diğer yandan Osmanlılar tarafından
inşâ edilmiş bulunan Mescid-i Nebi’de Osmanlı’ya ait izlerin silinmesi,
yok olması için azami gayret sarf edildiği de gözden kaçmamaktadır. Peygamberimizin
namaz kıldığı yerde ikinci bir mihrap yaptıran ve üzerine ismini yazdıran
Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı bu mihrap yazılarıyla birlikte beyaza
boyanmış ve bakımsızlıktan kirli beyaz halini almış vaziyettedir. Yazı
da, mihrap da beyaz olduğundan yazı okunmamaktadır. Bakımsızlıktan yaldızları
dökülmüş, yazıların bir kısmı silinmiştir.
Bunun yanı sıra koskoca Mescid-i
Nebi’de yalnızca üç adet Osmanlı tuğrası kalmış, diğer hepsi yerlerinden
sökülmüştür.
Osmanlı eserleri bu şekilde yok edilir,
çürümeye terk edilir, mescid ve türbe süslemeleri bidat telakki edilirken
aynı zihniyetin sahipleri kendi isimlerini abideleştirmekten çekinmemektedirler.
Demek ki asıl mesele haram veya bidatlerden sakınmak meselesi değil, başka
maksatlara hizmet etmek meselesidir. Bütün bu hakikatler ışığında varılan
netice maalesef budur.
[1]: Hatırat-ı Humpher, s. 55
|