| Humpher, Osmanlı Devleti’nin başkenti
İstanbul’da da iki yıl kalmış ve casusluk faaliyetlerinde bulunmuştur.
Bu dönemi şu şekilde anlatmaktadır: “Büyük Britanya Devleti bir süreden
beri sömürgelerini muhafaza edip büyük imparatorluğu ayakta tutmanın yollarını
araştırmaktadır. Şu anda bu imparatorluk o kadar genişlemiştir ki denizlerinde,
güneşin doğuşunu ve batışını seyretmek mümkündür. Bununla birlikte Britanya
adası Hindistan, Çin, Ortadoğu ülkeleri ve diğer bölgelerdeki sayısız sömürgelerine
kıyasla çok küçüktür. Diğer tarafta İngiliz egemenliği bütün bu topraklarda
eşit değildir. Bazı ülkelerde yönetim dış görünüşü itibariyle yerel halkın
elindedir. Ancak sömürgecilik politikası o bölgelerde de tam olarak uygulanmaktadır.
Yine de bu ülkelerdeki sözde bağımsızlığın da tamamen ortadan kaldırılarak
her bakımdan Britanya’ya bağımlı kılınmasına pek bir şey kalmamıştır. Binaenaleyh
sömürgelerimizin idare şeklini yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir.
Özellikle şu iki noktaya gereken önemi vermeliyiz:
1. Bugün tam anlamıyla İngiliz İmparatorluğunun
sömürgesi durumunda bulunan bölgelerde imparatorluğun nüfuzunu sağlamlaştıracak
önlemler alınmalıdır.
2. Henüz tam anlamıyla Britanya egemenliğine
girmemiş olan bölgelerin ele geçirilmesi için planlar yapılmalıdır. İngiliz
Sömürgeler Bakanlığı, mezkur planların uygulanabilmesi için bu bölgelerden
her birine ister tam sömürge olsun, ister yarı sömürge, casusluk yapmak
ve gerekli bilgileri toplamak için heyetler göndermesi zaruretine işaret
etmektedir.
Ben, Sömürgeler Bakanlığı’nda işe
başladığım günden beri görevimi iyi bir şekilde îfâ etmiş olmam ve özellikle
dış görünüş itibariyle bir ticaret şirketi olan ancak asıl görevi Hindistan
topraklarını ele geçirmek için çeşitli yollar aramak ve casusluk olan ‘Doğu
Hint Şirketi’ndeki inceleme görevini başarıyla sürdürmem ve iyi hizmetler
dolayısıyla bu bakanlıkta önemli bir mevkii elde etmiştim.
O dönemde İngiliz Hükümeti, Hindistan
hakkında hiçbir endişe duymamakta idi. Çünkü bu yarımadada mevcut olan
kültür, din ve ırk ayrılıkları yörede İngiliz sömürgesine karşı ayaklanma
fırsatı tanımıyordu. Çin toprakları da bunun gibiydi. Birer ölü dinler
olan Buda ve Konfüçyüs dinlerinin takipçileri tarafından İngiltere’yi hiçbir
tehlike tehdit etmiyordu. Hindistan ve Çin halkının aralarındaki köklü
anlaşmazlıklar nedeniyle özgürlük ve istiklal düşüncelerini taşımaları
uzak bir ihtimaldi. Çünkü buralarda söz konusu olmayan tek şey özgürce
yaşamayı düşünmekti. Britanya Devleti’nin bu iki bölge hakkında endişe
duymaması gelecekteki endişeleri dikkate almasını engellememeliydi. O halde
bu milletlerin isyanları hususunda meydana gelebilecek gelişmeleri engellemek
için önlemler düşünülmüştü. Bu önlemler, uzun süreli planlar olarak bu
topraklarda ayrılıkçılık, cehalet, fakirlik ve hastalığı yayma programları
şeklinde düzenlenmişti. Bu bela ve bedbahtlıkları, bölge halklarına yüklerken
Budizmin şu ünlü deyişini çalışmalarımıza örnek almıştık: ‘Hastayı
kendi haline bırak ve sabırlı ol, sonunda ilacı onca acılığına rağmen kabul
edecektir’.
Biz diğer bir hastayla yani Osmanlı
İmparatorluğu ile çıkarlarımızı garantiye alan birkaç anlaşma imzalamış
olmamıza rağmen, Sömürgeler Bakanlığı uzmanları bu imparatorluğun bir asırdan
önce dağılarak tamamen ortadan kalkacağını ileri sürüyorlardı. Aynı
şekilde İran ile de bir dizi anlaşma imzalamıştık. Casuslarımız, memurlarımız,
İran’da ve İslam ülkelerinde Osmanlıların nüfuzu altında görevlerini îfâ
ediyorlardı. İngiliz Devleti’nin amaçları uğruna büyük başarılar elde etmelerine
ve bu ülkelerde idarî fesadı, rüşvetçiliği yaymaları ve padişahlara zevkli
bir yaşam temin etmek gibi çalışmalar yapmaları sonucunda bölge hükümetlerinin
temellerini daha fazla sarsabilmelerine rağmen, ileride değineceğim nedenlerden
dolayı Osmanlı ve İran Hükümetlerinin yıkılışının yararımıza olacağından
pek emin değildik.
Bunun nedenlerini şöylece sıralayabiliriz:
1. İslam maneviyatının bu bölge halkı
üzerinde oldukça etkili olması ve güç kazanmasıdır. Diyebiliriz ki inanç
bakımından bir Müslüman bir Hıristiyan papazı ile rekabet edebilir. Bunlar
hiçbir nedenle dinlerinden vazgeçmezler.
2. İslam dini tarihî geçmişine göre
özgürce ve saygıdeğer bir yaşam dinidir. İslam’ın gerçek takipçileri hiçbir
zaman esareti kabul etmez. Geçmişin gururu vücutlarını öyle bir kaplamış
ki, bu güçsüz dönemlerinde bile ondan vazgeçmiyorlar. Biz İslam tarihini
yorumlayarak Müslümanları uyaracak durumda değiliz. Eskiden var olan büyüklük
ve övünmeler o zamanın şartları ve ihtiyaçlarının ürünü idi. Bugün artık
şartlar değişmiştir. Eskiye dönmek artık mümkün değildir.
3. Biz her zaman Osmanlı ve İran
Devletlerinin uyanıklığı, ileri görüşlülüğü ve tahriklerinden dolayı korku
duyuyorduk. Her an bizim sömürgeci planlarımızı anlayabilirlerdi. O zaman
da bütün planlar suya düşerdi. Bu iki hükümet son derece zayıflamış ve
sadece hükümet merkezine hükmedebiliyorlardı. Oradan da ancak para ve silah
temin edebilirlerdi. Her halükarda bu bile gelecekteki başarımızı tehlikeye
düşürebilirdi.
4. İslam âlimleri de bizi endişelendiriyordu.
El-Ezher müftüleri, İran’da ve Irak’ta Şii mercileri, sömürgeci hedeflerimiz
önünde birer büyük engel teşkil ediyorlardı. Bu âlimlerin yeni medeniyet,
ilim ve bugünkü durumlar hakkında en küçük bilgileri yoktu. Önem verdikleri
tek konu Kur’an’ın vaad ettiği cennete hazırlanmaktı. O kadar mutaassıb
idiler ki mevzilerinden bir adım bile gerilemek istemiyorlardı. Halkın
büyük bir çoğunluğu padişah ve hükümdarlar bu âlimlerden korkuyorlardı.
Sünniler, Şiiler kadar âlimlerinden korkmuyorlardı. İşte bu nedenledir
ki Osmanlı İmparatorluğu’nda daima şeyhülislam ile padişah arasında dostâne
ilişkiler olduğunu görüyoruz. Âlimlerin manevî gücü hükümdarların siyasî
gücüne dayanmaktadır. Ama Şii memleketlerinde halk padişahlardan çok âlimlere
ilgi gösteriyordu, âlimlerine görülmemiş bir sevgi besliyorlardı. Padişah
ve hükümdarlara pek fazla ilgi ve itibar gösterilmiyordu. Her hâlükârda
Şii ve Sünniler arasında âlimler ve padişahlara verilen bu değer farklılığı
Sömürgeler Bakanlığı’nın ve İngiliz yöneticilerinin endişelerini azaltmıyordu.
Biz bu ülkeler ile aramızdaki anlaşmazlığı
gidermek için defalarca müzakere masasına oturmuş her defasında da hiçbir
sonuca varamamıştık. Casuslarımız ve siyasî danışmanlarımızın raporları
ve mektupları da müzakerelerimiz gibi ümit verici olmuyordu. Bütün bunlara
rağmen ümitsizliğe kapılmıyoruz. Zira sabırlıydık ve güçlü bir ruhi yapıya
sahiptik”.
Humpher sözlerine şöyle devam ediyor:
“Hatırladığım kadarıyla bir gün Sömürgeler Bakanı Londra’nın en ileri gelen
rahibi ve bazı din uzmanları ile -ki 20 kişiydiler- üç saat süren
bir toplantı yapmış ve konuyu görüşmüştü. Sonuçta bir neticeye varılamadı.
Londra’nın meşhur rahibi toplantıya katılanlara hitaben “yerinizde sağlam
oturun ve sabırlı olun. Hıristiyanlık üç yüz yıllık eziyet ve zahmet ve
İsa ile arkadaşlarının ölümünden sonra yayılabilmişti. İnşallah İsa gelecekte
bize inayet buyurur ve bir üç yüz yıl sonra kafirleri dışarı atarız. İman
silahına sarılmalı ve sabırlı olmalıyız. Hıristiyanlığı Müslümanlar arasında
yayabileceğimiz her türlü araç ve gereçten yararlanmalıyız. Belki de sonuca
asırlar sonra varırız, bir sakıncası var mı? Babalar oğulları için ekmiyorlar
mı?”
Bir keresinde de Sömürgeler Bakanlığı’nda
Britanya, Fransa ve Rusya temsilcileri ile bir konferans düzenlendi. Konferans
üyeleri siyasi heyetler, din adamları ve ünlü şahsiyetlerden oluşmakta
idi. Bakana yakınlığım dolayısıyla ben de bu konferansa katılmıştım. Konferansın
konusu İslam ülkelerinin ne şekilde sömürülebileceği ve bu yolda karşılaşılan
engellerdi.
Konferansa katılanlar Müslümanları
birbirine düşürmenin, aralarında nifak ve tefrika icat etmenin yollarını
araştırıyorlardı. Müslümanlar arasındaki sarsıntı söz konusu olunca üyelerden
bazıları, İspanya’nın (Endülüs’ün) yüzyıllar sonra Hıristiyanlığın kucağına
döndüğü gibi bazı İslam ülkelerinin de doğru yola erişeceklerine inanıyorlardı.
Bu konferansta konuşulanları ‘Mesih Âlemine Doğru’ isimli kitabımda kaydetmiş
bulunuyorum.
Doğudan batıya kadar, bütün yönlere
kök salmış bir ağacı kurutmak tabiatıyla kolay değildir. Ama ne olursa
olsun bütün bu zorluklara katlanmalıyız. Zira Hıristiyanlık ancak bütün
dünyaya yayıldığı zaman muzaffer olacaktır. İsa, sâdık takipçilerine bu
müjdeyi vermiştir. Muhammed’in (hâşâ) zaferler elde etmesi yaşadığı tarihte
ve dönemin sosyal şartlarından kaynaklanmıştır. Doğu ve batıda, İran ve
Roma İmparatorluğu’nun çöküşü Muhammed’in kısa bir zamanda zafer kazanmasına
yol açmıştı. Müslümanlar, bu nedenle o büyük imparatorlukları yenebilmişlerdir.
Şimdiki tarihî şartlar o zamanın tam tersi bir durum arz ediyor. İslam
ülkeleri süratle düşüşe doğru ilerlemekte, Hıristiyan ülkeler de
gelişme ve medeniyete doğru ilerlemekteler. Hıristiyanların Müslümanlardan
intikam alma zamanı gelmiştir. Kaybettiklerini geri almalıdırlar. İşte
zamanın güçlü Hıristiyan ülkesi de Büyük Britanya’dır. Bütün dünyaya gücünü
göstermektedir ve İslam ülkeleri ile savaşta önderlik yapma azmindedir”[1]
[1]: Hatırat-ı Humpher, s.10-11
|