Roma Kilisesinde kadınlara bakış, “Mizogonizm” denilen evlilik
düşmanlığı kapsamındadır. Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Roma
Kilisesinin iki kurucusundan biri Aziz Paul tarafından formülüze
edilen kurala göre evlilik din adamlarının kesinlikle uzak durmaları
gereken bir kurumdur. Hatta şöyle söylenmiştir: “Evlenmektense
yakılarak ölmek evladır.”
Hıristiyanlık dikensiz gül bahçesi
değildir. Tersine, bir çok sorunu bünyesinde barındırır. 2000
yıldır süregelen dine dayalı sorunları vardır. İç-çekişmeleri,
ayak oyunları ve entrikaları vardır. Kilise-Devlet ilişkileri
bakımından Hıristiyanlık ve Papalarla, Devlet’i temsil eden Krallar
arasında tarih boyunca hangisinin daha güçlü olduğu tartışmaları
yaşanmıştır. Bazen Papalar bazen de krallar bu tartışmalardan
galip ayrılmışlardır. 18. Yüzyılın Fransız Laisizm’i Jacobin geleneğine
uyarak Egemenliği hem Kral’dan hem de Kilise’den alıp Devleti
yönetmekle görevlendirilmiş olan Bürokrasi’nin denetimine vermiştir.
Anglo Sakson kökenli Sekülarizm ise Kilise ile Devlet’in ayrı
ayrı bağımsız birimler olarak bir arada varolmalarını öngörmüş
ve Fransız Laisizm’inde önemli rol oynayan Devletçi müdahalecilik
anlayışını dışlamıştır. Kral ile Papa çekişmelerinde dönüm noktası
sayılabilecek iki önemli gelişmeyi aktarmakta yarar vardır. Bugünkü
Avrupa’yı anlamamızda yardımcı alacaktır.
PAPA MI KRAL MI?
1076 yılında Lateran’da Papa 7.
Gregory, Almanya’da ise İmparator 4. Henry, egemendiler. Papa
ile İmparator arasında Milano Başpiskoposunun kim olacağı konusunda
tartışma çıktı. Papa, Başpiskoposu kendisinin atayacağını ve buna
imparatorun karışamayacağını öne sürdü. İmparator ise yanına aldığı
iki başpiskopos ve 24 piskoposla birlikte bir suçlama yayınladı.
Bu suçlamada din adamları Papa’yı, ahlaken bozuk olmakla, sahtekarlıkla
ve yetkilerini kötüye kullanmakla suçladılar. Bu iddiaları destekleyen
Kral, Ren kıyısındaki Worms kentinde 24 Ocak 1076’da bir Synod=
Din Meclisi topladı. Bu meclis, İmparator’un emriyle Papa’yı görevinden
çekilmeye çağırdı. Piskopos kenti olarak bilinen Worms’tan böyle
bir çağrı gelmesi Papa’yı kızdırdı. Kendisine gönderilen belgeyi
reddetti. Papa bununla yetinmedi ve kişisel yetkisini kullanarak
İmparatoru “Aforoz” etti. İmparatoru destekleyen din adamları
bir anda dağıldılar. Tahtını kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya
kalan İmparator yelkenleri indirdi ve 1077’de Papa’nın üstünlüğünü
kayıtsız şartsız kabullendiğini ilan etmek zorunda kaldı.
PAPA’NIN ELİNDEKİ GÜÇLÜ SİLAH
Hıristiyanlıkta Aforoz, Papalar’ın
elindeki en güçlü silahtır. Aforoz edilmek sanıldığı kadar basit
bir olay değildir. Aforoz edilen kişi doğrudan doğruya Hıristiyanlık’tan
atılır. “Atılırsa ne olurmuş”, demeyin. Aforoz edilen şahıs ilkin
vaftiz hakkını, doğum kayıtlarını, dolayısıyla ölüm kayıtlarını
ve en önemlisi ona verilmiş olan Hıristiyan adını ve evliliğini
yitirir. Aforoz edilen şahıs en kısa deyişle insan sayılmak hakkını
yitirir. Adı kilise kayıtlarından bir kez silindi mi bir daha
böyle bir insanın yaşamış olduğunu bile kanıtlayabilmek olası
değildir. Çünkü 18. Yüzyıla kadar ve günümüzde bile-doğum, evlilik
ve ölüm kayıtlarıyla tüm tapu ve eğitim kayıtları Kilise’de tutulmaktaydı.
Protestanlığın kurucusu Papaz Martin Luther, Papa tarafından Aforoz
edilmişti. Aradan yaklaşık 430 yıl geçmiş olmasına rağmen hala
af edilmemiştir. Luther ve Vatikan için 2000 yılında bile resmi
literatürde Martin Luther’in adı yoktur. Çünkü Aforoz edilmiş
birinin adını anmak Papa’nın dinsel otoritesine karşı çıkmakla
eş değerli sayılmıştır.
İMPARATOR BASTIRIYOR
İmparator 4. Henry’nin hazin sonu
ondan sonraki Kral 5. Henry’ye iyi bir ders olmuştu. Nedir ki
bu kez Lateran’da İmparator’un dişine göre bir Papa oturmaktaydı:
2. Calixtus. İmparator, din adamlarının daha alt makamlara seçilmelerinde
ve kendisine karşı vecibelerinde bazı hakları olduğunu öne sürdü.
Oldukça uzlaşmacı bir Papa olan 2. Calixtus bu istekleri kabul
etti. Ama üst makamlara yapılacak tüm atamalarda, Kral seçime
katılsa bile son sözü yine Papa söyleyecekti. İmparatorla Papa
arasında yine Worms Kentinde 1122 yılında bir Concordat= Sözleşme
imzalandı. Bunun üzerine Papa bir “Bull” (kolay anlaşılsın diye
fetva diyelim) yayınladı. Böylelikle Avrupa’da ilk kez imparatorlar
“Worms Sözleşmesiyle” atamalarda bir yere kadar söz sahibi oldular.
Kilise ile Devlet (dikkat önemli: Kilise ile Devlet başka, Din
ile Devlet başkadır) arasındaki dengelerin oluşumunda dönüm noktası
sayılan bu sözleşme her zaman geçerliliğini korumuştur.
KARDİNAL KENTİNİN AYRICALIĞI
Yukarıda “Piskopos Kenti” diye
bir tanım geçti. Bu da çok önemlidir. Hıristiyanlıkta kentlerin
kiliseyle ilişkileri belirli esaslara bağlanmıştı. Kilise-Devlet
ilişkisi gibi bir de Kent-Kilise ilişkisi vardı. Ki bu da daha
sonra Laisizm ve Sekülarizm’in ortaya çıkmasında etken olmuştur.
Katolik aleminde Katedral inşa edebilmek hakkına kavuşmuş kentler
ayrıcalıklı bir statü edinirlerdi. Örneğin Almanya’nın Köln şehri
bir katedral kentidir. Katedral kentlerinde Kardinal bulunması
zorunludur. Dolayısıyla Katedral kentinin Kilisesine kayıtlı olmak,
inanın, Bill Gates olmaktan daha önemlidir. Bir de daha alt sırada
yer alan önemli şehirler vardır ki bunlar da “Episkopos Şehri”
statüsündedirler. Bu kentlerde genellikle Kardinal bulunmaz, Piskopos
bulunur. Papalar oturmak isterlerse Kardinal şehirlerine gitmeyi
yeğlerler. Diğer şehirler ise Kilise’nin hiyerarşik yapısı içinde
başka özellikleriyle yer alırlar. Geçmişte Kardinal kentinin Kilisesi’ne
kayıtlı bir tüccar, piskopos kentinin kilisesine kayıtlı bir tüccara
göre öncelik hakkına sahipti. 1648’den itibaren yavaş yavaş bu
ayrıcalık kalktı. Sekülerleşme ve sonrasında da kapitalizm geliştikçe
bu ayrıcalık yerini “Rekabet” kavramına bıraktı.
“EVLENMEKTENSE YAKILARAK ÖLMEK
EVLADIR”
Katolik= Evrensel Kilise, kadınlar
ve evlilik konusunda çok hassastır. Bu kilisede kadınların yeri
ve rolü ile evlilik kurumu başlı başına bir sorundur. Roma Kilisesinde
kadınlara bakış, “Mizogonizm” denilen evlilik düşmanlığı kapsamındadır.
Ve Hıristiyanlığın ilk yüzyılından itibaren formüle edilmiştir.
Eden de Roma Kilisesinin iki kurucusundan biri olan, Aziz Paul’dur.
Ona göre evlilik din adamlarının kesinlikle uzak durmaları gereken
bir kurumdur. Hatta şöyle söylenmiştir: “Evlenmektense yakılarak
ölmek evladır.” Kilise Babaları işte bu görüşlerini Havva’ya dayandırarak
Hıristiyanlığa sokmuşlardır. Onlara göre Havva, Tanrı’nın değil
Şeytan’ın sözüne uymuştur. Bunun sonucunda da Adem’le birlikte
“ilk günah”ı işleyerek birlikte Cennet’ten kovulmuşlardır. Havva
yüzünden tüm insanlığın ilk “Masumiyeti” lekelenmişti. Bu nedenle
erkeklerin kadınlardan uzak durmaları gerekmekteydi. Engels’in
dediği gibi Hıristiyanlık gerçekte tüm insanları işte sadece bu
konuda, “İlk günahı” işlemiş olmak konusunda “eşit” kabul eder,
bunun dışında insanlar hiç bir şekilde Eşit değildirler.
DİRİ DİRİ YAKILAN İKİ MİLYON
KADIN
İlk kez Aziz Paul (Yahudilik adı,
Saul) tarafından formüle edilen bu ilk günah, Hıristiyanlığa sonradan
geçen ve Yahudi olmayan Romalılar tarafından hiç bilinmiyordu.
Böyle bir ilk günahtan doğduklarını ilk kez Aziz Paul’dan duymuşlar
ve gülüp geçmişlerdi. Hıristiyanlık geliştikçe bu ilk günah olanca
ağırlığıyla Hıristiyanların hayatlarını şekillendirmeye başladı.
Öte yandan ilk günah olmadan vaftiz de olamıyordu; bu olmayınca
da İsa’nın Kilisesi’ne katılarak “Tüm” diğer günahlardan kurtuluş
da olamıyordu. Bu olmayınca da İsa’nın ’Kurtarıcılığı’ sağlanamıyordu.
İlk günahı kabul etmeden İsa’nın kilisesine katılarak ’tüm’ diğer
günahlardan kurtuluş da olamıyordu. Roma Kilisesinin bu yoğun
baskısı doruk noktasına 11. Yüzyılda ulaştı ve yüzyıllarca sürdü.
Havva, hep o “Şeytana” uyarak erkeğin masumiyetini kirleten dişi
olarak gösterilmişti. Nihayet 1209’da Papalar büyük bir Haçlı
ordusu kurarak, kendilerine göre Heretik= Dinden Sapmış Kişi,
kabul ettikleri Hıristiyan cemaatleri soykırıma uğrattılar. Kısaca,
Cathare diye bilinen bu soykırım sırasında yaklaşık bir milyon
insan öldürüldü. Soykırımı yöneten Katolik şövalyelerden biri
şöyle demişti: “Hepsini öldürün. Tanrı nasıl olsa hangisinin heretik,
hangisinin masum olduğuna karar verir.” Daha sonra Hitler de işte
bu mantığı kullanarak milyonlarca insanı öldürmüştü... Nedir ki
kilise burada durmadı. 15. Yüzyılda bu kez ebe kadınların “Büyü”
ve “Sihirle” uğraştıklarını öne sürerek yaklaşık 2 milyon kadını
“Cadı” oldukları gerekçesiyle diri diri yaktırdı ve bu dul kadınların
kendilerine kocalarından kalmış olan malları ve arazilerini gasp
etti.
“BEN YAPTIM OLDU”
Bu kıyımlardan sonra, ilk kez Bizans’ın
zorlamasıyla 7. Yüzyılda göstermelik olarak anlamı kabul edilmiş
olan “Meryem Ana” kültü 16. Yüzyılda öne çıkartılmaya başlandı.
Ondan önce Roma Kilisesi için Meryem Ana, Ortodoks Kilisesinde
olduğu kadar önem taşımıyordu. 16. Yüzyılda Hıristiyan nüfusun
azalmakta olduğu anlaşılınca bu kez evlilik teşvik edilmeye başlandı.
Meryem Ana’nın öne çıkartılması, Havva’nın tam karşıtı olarak
değerlendirilmesiyle sağlanabildi. Bu yeni dogmaya göre Havva,
Tanrı’nın kendisinden istediği işi yapmamış ama, Meryem, imanı
tam olduğu için Tanrı’nın isteğini yerine getirmiş ve “Bakire”
olmasına rağmen İsa’nın dünyaya gelmesinde aracılık etmişti. Öyleyse
diyordu Kilise, imanlı kadınlarla evlilik yapmak hayırlıdır...
Katoliklik’te Havva ile Meryem işte böylesine zıd prototipleri
oluştururlar. Bir de fahişeyken nadim olup İsa’nın Havarilerine
katılan Mecdeli Meryem vardır. Bu da Kilise tarafından ilk kez
17. Yüzyılda öne çıkartılmaya başlandı. Bu kadın da hiç değilse
yaptığı işten -fahişelik-nadim olup, imana gelmiş biriydi. Ve
ilk kez fahişelikten vazgeçen kadınlar için Maria Magdelena (Mecdeli
Meryem) manastırları açıldı. Meryem Ana ise ilk kez 1870’de resmen
“Lekesiz” doğumla dünyaya gelmiş tek “masum kadın” olarak kabul
edildi. Katolik aleminde bu olaya “İmmaculate Conception” denilir.
Buna göre sadece Meryem değil, annesi olarak kabul edilen St.
Anna da bakireyken Meryem’i doğurmuştu.18. yüzyıla kadar hiç bir
Hıristiyan böyle bir dogmadan haberdar olmamıştı ama Papa “Ben
yaptım oldu” dedi ve bugün de onun dediği geçerlidir.
“BENİM” DİYEN FEMİNİSİTLERE
TAŞ ÇIKARTAN TEODORA
Bizans İmparatoru Justinyen’in
başını döndürüp onunla evlenen sirk güzeli vahşi hayvan terbiyecisinin
kızı Teodora işte böyle Mecdeli Meryem gibi bir kadındı. Sık sık
şeytan’a uymuşluğu vardı. Ve inanır mısınız ki bu kadın Hıristiyanlığın,
daha sonraki dönemlerinde hayli tartışılan ve bölünmeye yol açan
bir çok uygulamasında söz sahibi olmuştu. Teodora, ne Roma’daki
Papa’yı ne de İstanbul’daki Patrik’i önemsemişti. Hıristiyanlığa
doğrudan doğruya kendi kafasına uygun gördüğü fikirleri sokmuş
veya çok tartışmalı fikirleri savunmuştu. Teodora, günümüzde benim
diyen feministlerin topluca 40 yılda yapamadıklarını tek başına
üç beş yıl içinde yapabilmiş bir kadındı. Ve onun bu girişimleri
Logma ve/veya Gelenek haline gelerek Doğu Kiliseleri’ne mal edilmişti.

« Bilinmeyen Vatikan » yazı
dizisi (YeniMesaj'dan)
[ Başlangıç tarihi: 29.12.2000 ... Bitiş tarihi: 19.12.2000 ]
Dünya’nın
en esrarengiz devleti ( 19.12.2000 )
Vatikan’ın
gizli ilişkileri ( 20.12.2000 )
Ateizmin
kaynağı Vatikan ( 21.12.2000 )
Esrarengiz
Polonyalı Ağca ve gizli örgütler ( 22.12.2000
)
Vatikan’ın
Türkiye’ye bakışı ( 23.12.2000 )
Engizisyon
devam ediyor ( 24.12.2000 )
Evlilik
düşmanı kilise ( 25.12.2000 )
OPUS
DEI - Ahtapotun kolları ( 26.12.2000 )
Ekümenizm
ve İslam dünyası ( 27.12.2000 )
Papalığın
kapsama alanları ( 28.12.2000 )
“Türk
dostu” maskeli Papa ( 29.12.2000 )
|