free web hosting | website hosting | Business Hosting Services | Free Website Submission | shopping cart | php hosting
MİSYONERLİĞİN TÜRK MİLLETİ ÜZERİNDEKİ HESAPLARI

« MİSYONERLİĞİN TÜRK MİLLETİ
ÜZERİNDEKİ HESAPLARI »
Fener Rum Patrikhanesi'nin Türkler üzerindeki hesapları 
Katolik Kilisesi'nin Türkler üzerindeki planları 
İngiltere'nin Türkler üzerindeki hesapları 
Misyoner Ajanlar nasıl yetiştiriliyor? 
Ajan Herbert'in faaliyetleri
Mustafa Reşit Paşa'nın Misyonerlerle ilişkisi 
Misyoner Cemiyeti Başkanı'nın ifadeleri 
Misyonerler ile Masonların ilişkisi 
Ajan Humpher 
Anadolu'daki Misyoner faaliyetleri 
Orta Doğu ve Hicaz bölgesindeki Misyoner faaliyetleri 
Misyonerlerden birkaçı
Şerif Hüseyin ve İngiliz ajan Lawrence'nin Hicaz'daki faaliyetleri 
Medine'nin Osmanlı'lardan çıkışı 
Osmanlı Devleti'nin Hicaz bölgesindeki hizmetleri 
Kabir Tahrifatları 
Ajan Humpher'ın diğer faaliyetleri 
Ajan Humpher Hilafet Merkezi İstanbul'da 
İslam Ülkelerinin genelinde Misyoner faaliyetleri 

::Foruma katılın::

::Ziyaretçi defteri::


Papalığın kapsama alanları
(2000-12-28)

Rus Ortodoks Kilisesi, Katolik Misyonerlik alanlarının eski sosyalist ülkeler ve Rusya olmadığını, Müslüman ülkeler ve Uzak Doğu olması gerektiğini vurguladı. Katolikler’den öncelikle bu hedeflere yönelmelerini, aksi takdirde Ekümenizm Hareketi’ne sempatiyle bakmaktan vaz geçeceğini belirtti

Vatikan 21. Yüzyılda insanlığın karşısına sadece bir dinin temsilcisi olarak değil, aynı zamanda belirli bir “ideolojiyi” savunan ve bunu yaygınlaştırabilmeye çalışan bir kurum olarak çıkmaya hazırlanmaktadır. Ekümenizm hareketi olarak tanımlanan bu ideoloji tamamen dinsel temeller üzerine oturtulmuş bir siyasal, toplumsal ve kültürel değişim programıdır. Ve bu programın iki merkez-gücü vardır. Vatikan’ın Hıristiyan alemi içinde ve dışındaki ideolojik yayılımını işte bu iki merkez-güç yönlendireceğe benzemektedir. Bunlar daha önce adlarından sıkça söz ettiğimiz OPUS DEI ve Cizvitler’dir. Papa 2. John Paul 10-12 Nisan 1996 tarihinde bir Müslüman ülkeye, Tunus’a yaptığı gezide Cezayir’deki Müslümanları eleştirmiş ve Tunus’ta Müslüman ve Hıristiyanların barış içinde birlikte yaşamakta olduklarını belirterek bu güzel örneği kutsamak amacıyla bu ülkeyi ziyaret ettiğini açıklamıştı. İlginç olan Tunus’un Cizvit misyonerleriyle yaklaşık yüzyıldır içli-dışlı ilişkiler içinde olmasıydı. Ve Papa ilk kez bu gezisinde yanında OPUS DEI’nin ve Cizvitler’in temsilcilerini bir arada bulundurmuştu. OPUS DEI’den daha önce söz ettiğimiz için şimdi de kısaca Cizvitler’i tanıtalım.

CİZVİTLERDE TEMPLAR MODELİ

Cizvitler Avrupa Parlamentosu’nda çok etkili bir gruba sahiptirler. “Christians For Europe” (Avrupa için Hıristiyanlar) adlı bu grubun içinde yer alırlar. İlginçtir ki Cizvitler örgütlenme ve mücadele anlayışları itibariyle araştırmacı Michael Baigent ve Richard Leich’in yazdıkları gibi, kendilerinden daha önce söz ettiğimiz Templar geleneğini çağrıştırmaktadırlar. Şövalyelik ruhuna dayalı olan Templar gibi Cizvitlerin kurucusu bir askerdir. Ignatius Loyola tarafından 1520 yılında kurulan Cizvitler, Roma Kilisesi’nde daima askeri konularda ve stratejilerde uzmanlaşmışlar ve danışmanlık yapmışlardır. Tıpkı Templar gibi Cizvitler de çoğunlukla kendi yasalarını ve kurallarını kendileri koymuşlar, Papalar’ın buyruklarına uymakta fazla istekli davranmamışlar ve kısmi bir özerklik taşımışlardır. Bu nedenle yine tıpkı Templar gibi Cizvitler de Papalar’ın hışmına maruz kalmışlardır. Örneğin, 1773’de Papa 14. Clement, Cizvitleri gizli faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle Kilise’den çıkartmış ve ezmiştir. Cizvitler yaklaşık 40 yıl yeraltı Kilisesi’nde kalmışlar ve 1814’de eskisinden daha güçlü olarak yeniden Roma Kilisesi’ndeki egemen yerlerini almışlardır. Cizvitler kendilerini Tanrı’nın Askerleri, İslam-i karşılığıyla söylersek Hizbullah olarak görürler. Nedir ki ellerinde kılıç değil, diğer hiç bir Hıristiyan tarikatında görülmeyecek kadar sağlam ve acımasız olan “Disiplin” vardır. Bu disiplinle yaşayan Cizvitler Hıristiyanlığı Japonya’ya kadar yaymışlardır.

DİASPORA KİLİSELERİ

Cizvitler tüm Avrupa’nın başta Diaspora Kiliseleri denilen -bu deyim Hildersheim Piskoposu Josef Homeyer’e aitti- eski sosyalist ülkelerdeki nüfusun yeniden Hıristiyanlaştırılması tezini desteklerler. Bu nedenle de Evangelization diye bilinen bu çalışmalarını yürütürken Ortodoks Kiliseleri’yle çatışmalara girmişlerdir. 1992 yılında İstanbul’da Fener Patrikhanesi’nde toplanan Ortodoks Patrik ve metropolitleri Katolik Kilisesi’nin bu “Yeniden Hıristiyanlaştırma” çabalarını kınamışlar ve Katolikler’in Ortodoks asıllı Slavları Katolikleştirmekte olduklarını öne sürerek buna son vermeleri çağrısında bulunmuşlardır. Özellikle Cizvitler’in girişimleriyle Avrupa’da bu yeniden Hıristiyanlaştırma çabalarının işlendiği seminerler ve konferanslar toplanmıştır. Bu amaçla toplanan ilk büyük seminer 24-27 Ekim 1991’de Hannover’de yapılmıştı. Ortodoks Kilisesi’nin temsilcileri açılış günü seminerin Hıristiyanlığı değil Katolikliği yaymak amacıyla toplandığını öne sürerek toplantıyı protesto ederek ayrıldılar. Bu seminere ilginçtir ki hiç bir Yahudi dinadamı resmen çağrılmamıştı. Tek Müslüman ise bendim. Ve bir konuşma, daha doğrusu bir “İtiraz Metni” okumama izin verilmişti. Konuşmama Avrupa’nın yeniden Katolisizm’e döndürülmesinin sakıncalarına değinerek başladım ve bunun Avrupa’daki “Şekülarizmi” ve bununla kurulmuş olan dengeleri zedeleyeceğini vurgulayarak bitirdim. Ne yazık ki bu konuşmam hiç istemediğim halde tatsız bir tartışmaya yol açtı. İki Kardinal’le dünyaca ünlü bir İlahiyatçı arasında tartışma çıktı. Katolik dinadamları benim Müslüman olduğumu ve bu nedenle Hıristiyanların iç meselelerine karışmamam gerektiğini ve bu konuşmanın metninin tutanaklardan çıkartılmasını istediler. İlahiyatın üç dalında üç yarı doktorası bulunan ünlü Katolik İlahıyatçısı Prof. J. B. Metz’de beni savunan bir konuşma yaptı. Tartışma ancak ertesi günkü oturumda tatlıya bağlandı. (NOT: Bu seminerin tutanakları Hannover Üniversitesi Felsefe Arşivindedir ve yayınlanmıştır). 25 Kasım -14 Aralık 1991’de bu kez Roma’da toplanan ve tüm Avrupa’dan gelen 137 Katolik Piskoposun katıldıkları bir toplantıda aynen, “Avrupa’nın yeniden Hıristiyanlaştırılması, sadece dindar -Katolik- olanların yeniden Kilise’ye kazanılması değil, aynı zamanda Sekülerleşmiş olan Batı Avrupa’nın da yeniden Katolikleştirilmesini öngörür” şeklinde bir karar alındı. Katolik Kilisesi’nin bu açık meydan okuyuşu özellikle Rus Ortodoks Kilisesi tarafından protesto edildi. Rus Ortodoks Kilisesi, Katolik Misyonerlik alanlarının eski sosyalist ülkeler ve Rusya olmadığını, Müslüman ülkeler ve Uzak Doğu olması gerektiğini vurguladı. Katolikler’den öncelikle bu hedeflere yönelmelerini, aksi takdirde Ekümenizm Hareketi’ne sempatiyle bakmaktan vaz geçeceğini belirtti.

PAPALAR VE OSMANLI

Katolik ve diğer Hıristiyan tarikatlarının Osmanlı ve T.C. Devlet içindeki “Misyon Bölgeleri” özellikle 19 yüzyılda kurulmuştur. Nedir ki Papalar’la Osmanlı Sultanları arasındaki açık ve gizli ilişkilerin tarihi çok eskilere Fatih dönemine kadar inmektedir. Şimdi bu ilişkilere kısaca bir göz atalım. Papa 4. Paul, Kilise doktrinlerine sofuca bağlı bir adamdı. “Bu doktrinden babam sapsa, yaktırırım” demişti. 1555 yılında bu sözleri eden Papa 4. Paul, tarihte Hoşgörüsüzlüğün temsilcilerinden biri olmuştu. Ne var ki bir süre sonra İspanyol ve Fransız ordularının hışmına uğrayınca o güne dek Hıristiyanlık aleminin baş düşmanı ilan ettiği Türkler’in Sultanı Kanuni’ye baş vurarak onun koruyuculuğunu ve desteğini istemişti. Ve Kanuni, Papa 4. Paul’u, Hıristiyan Prenslerin gazabından korumuş ve Katolik Kilisesi’ni muhtemel bir çöküntüden kurtarmıştı. Kanuni döneminde sekiz Papa değişmişti ve Kanuni bunların sekiziyle de yakın ilişki içinde olmuştu. Papalar’la Osmanlı Sultanları arasındaki gizli yazışmalar ilkin, Papa V. Martin ile I. Mehmet arasında 1417’de başlamıştı. 1403-1566 yılları arasında 6 Osmanlı Sultanı ile 19 Papa arasında gizli yazışmalar yapılmıştı. Hatta ilginçtir her Pazar ayininde Türkleri Hıristiyanlığın beş düşmanı gösteren Papalar, belgelere göre aynı günün gecesi Türkler’le nasıl anlaşacaklarını ve onlara hangi silahların nasıl satılacağını görüşmüşlerdi... Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlik faaliyetleri ise yoğun olarak 19. Yüzyılda başlamıştır. Özellikle Tanzimat’tan sonra hız kazanmıştır. Bu dönemde Almanlar, İtalyanlar, İngilizler ve ilk kez denizaşırı misyonerliğe sıvanan Amerikalılar Osmanlı topraklarında cirit atmaya başlamışlardır. 1855 yılının Şubat ayında İstanbul’a gelen bir Fransız Misyoneri, Fransa’da 1856’da yayınlanan günlüğünde Amerikalı ve Alman misyonerlerin faaliyetlerini bakınız nasıl özetlemişti. Emillien Frossard adlı bu misyonere göre Almanlar özellikle Ermenileri kendi Protestan Kiliseleri’ne bağlamaya çalışmaktaydılar. Ve bu hususta da bir hayli yol almışlardı. Ama Almanlar’ın hazırladıkları ortamdan en çok uyanık Amerikalı Protestan misyonerler yararlanmışlardı. Ermeniler, Almanlar tarafından Protestanlaştırılmışlar ama daha zengin ve güçlü olan Amerikan Protestan Kiliseleri’ne rağbet etmeye başlamışlardı. Türkler ise yapılan yoğun çalışmalar sonucunda elaltından dağıtılan İncil’i okumaya başlamışlardı. Bu, son derece umut verici bir gelişmeydi... 1918’e gelindiğinde Osmanlı topraklarında Hıristiyanlığı yaymak amacıyla eğitim faaliyetleri veren 1000’den fazla Katolik-Protestan okulu vardı. Bu okullarda takriben 25.000 kadar öğrenci bulunuyordu. Bu okullardan yetişmiş olan Rum ve Ermeni asıllı öğrencilerin bazıları bugün özellikle Avrupa’da yerleştirilmiş olan Türk düşmanlığını başlatan unsurlar olmuşlardır.

ÜÇ ÇEŞİT HIRİSTİYANLIK VE HAÇLI SAVAŞLARI

9. yüzyıla kadar Hıristiyanlık Avrupa’da üç ana başlık altında gelişmişti. Bunlardan ilki, Papalar’ın Hıristiyanlığı idi. Onların anladığı şekildeki Katolik inancını temsil ediyordu. İkincisi Krallar’ın Hıristiyanlığı idi. Bu d a 4. Yüzyılda İmparator Konstantin tarafından başlatılmış olan Hıristiyanlık anlayışıydı ve zamanla İngiltere’de Anglikanizm’in ve Almanya’da da Protestanlığın ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle de 800 yılında Franklar’ın Kralı Muhteşem Karl’ın Papa 3.Leo tarafından dünyaya yeniden gelmiş olan Davut Peygamber olarak ilan edilmesiyle tırmanışa geçti. İngiliz Kilise tarihçisi James 6. Russell’ın da gösterdiği gibi Hıristiyanlığın Almanlaştırılması, kendi Pagan gelenek ve göreneklerine çok bağlı olan Almanlar’ın bu Germanik ve Teutonik gelenekleri Hıristiyanlığa aşılamalarıyla mümkün olabilmişti. 16. Yüzyılda ortaya çıkan Protestanlık işte bu “Zor Kabulleniş” ten kaynaklanmıştı. Altısı resmi, dördü metres olmak üzere 10 karısı ve 18 çocuğuyla yaşayan Karl, Davud Peygamber olduğunu öğrenince “Yeni Kudüs”ü kurmak için harekete geçti ve bugün Aachen diye bilinen kenti kurdu. O yıllardan kalma İslami belgelerde Karl’dan ilginçtir ki Frankistan Halifesi diye söz edilmişti. Karl Bağdat’taki Halifeler’le iyi ilişkiler kurmuştu. Nedir ki, onun ölümünden sonra Hıristiyanlık yeniden Papalar’ın denetimine geçti ve üçüncü başlık altında toplanmış olan “Popüler Hıristiyanlık” büyük darbe yedi. Papalar yeniden Hıristiyanları boyundurukları altına almaya başladılar. Bunu sağlayabilmek için de bir dış düşman yarattılar: Müslümanlık. Papalar Müslümanların Hıristiyanlığın baş düşmanı olduğunu öne sürerek Haçlı Seferlerini başlattılar. Böylelikle Hıristiyanlığın geleneksel düşmanı sayılan Yahudilik geri plana çekilmiş, Müslümanlık öne çıkarılmış oldu. Papalar bu savaşlarda ilkin Karl tarafından konulmuş ve sınırları belirlenmiş olan bir kavramı kullanarak bunun genişletilmesi gerektiğine tüm prensleri inandırdılar. Bu kavram “Christendum” kavramıydı. Hıristiyanlık Dünyası veya Hıristiyanların yaşadıkları topraklar anlamına geliyordu. Daha önce gördüğümüz Ekümene kavramının Devlet (Kral) tarafından kullanılabilir hale getirilmiş olan şekliydi. Haçlı seferleri gerçekte Haç’ın taşındığı, onun egemenliğinin yayıldığı seferlerdir. Din uğruna savaşa girmek ilk kez İstanbul’u kuran Konstantin tarafından kullanılmıştı. Ve ilk Din Savaşçıları da gerçekte 4. Yüzyılda İstanbul ve Anadolu da -o günkü adıyla NATOLIA’da, yani TAŞRA’da-yaşayan Hıristiyanlardı. Hıristiyanlar’ın Haç taşıyarak savaşa gitmelerinin onlara zafer kazandıracağına inanan Hıristiyanlar, Haç’ın kendi başına “Mucizeler” yarattığına inandırılmışlardı. Nitekim bu nedenle son derece gizli, karmaşık bilgilere dayalı örgütler kurulmuştu. Şimdi bunlardan birine kısaca bir göz atalım.

İSA ÇİÇEKTİR, GÜL VE HAǒTADIR

Gül ve Haç örgütünden daha önce söz etmiş ve 20. Yüzyılda bu örgüte üye olmuş ya da bağlantı kurmuş en az bir Papa bulunduğunu söylemiştim. Bu Papayı tanıtmadan önce Gül ve Haç sembolizminin Hıristiyan ezoterizmindeki (batinilik, gizli öğreti) yerine bakalım. İsa Çarmıha gerildiği zaman hemen ölmemişti. Büyük bir ızdırap çekiyordu. Bunu gören bir asker dayanamayıp mızrağıyla İsa’nın böğrüne bir darbe vurmuştu. Askerin amacı İsa’nın daha fazla acı çekmeden bir an önce ölmesini sağlamaktı. İsa’nın böğründen akan kan, ayaklarından ve ellerinden çivilenmiş olduğu Haç’ın dibine damlamış ve inanca göre İsa’nın kanının damladığı Haç’ın dibinde birdenbire Güller yeşermeye başlamıştı. İşte bu gül ve kan İsa’nın tensel canıydı. İsa bir çiçek olmuş ve açmıştı. Bu olayda kuşkusuz Haç da önemli bir anlama sahipti. Çünkü Haç olmasaydı İsa’nın kanının Gül’e dönüştüğü de bilinemeyecekti. Ama bu anlatım Gül ve Haç konusundaki sayısız söylenceden sadece biri, belki de en çok kabul görmüş olanıdır. Başka değerlendirmeler de vardır. Ünlü ezoterist Arthur Edward Waite’in anlattığına göre Gül, İsa’nın kanı olmasının yanı sıra Haç’ın esrarengiz mesajını iletmek için kullandığı ışıktır. Yine aynı kaynağa göre Gül, Grekce “Çiğ Damlası” demektir, ve bu haliyle de İsa’nın Hıristiyan Gnostisizmindeki (Rafızilik) sembolüdür. Aynı zamanda Gül, Orta Çağ’daki yazılışıyla RAS (Rose) Kelam demektir ve sayısal değeri itibariyle de R= 200; O=70, Z=90 ve Rose=365’i vermektedir. Bu nedenle günümüzde kullanılan takvim sistemini kuran Papa Gregory tarafından bir YIL’ın 365 gün olması uygun görülmüştür. Böylelikle İsa’nın yılın her gününe damgasını vurması sağlanmıştır. Bu sistematikte İsa yine Çiçek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü NAZARETH kentinden geldiği için kendisine Nazarenli İsa denilen Tanrı’nın Oğlu, Nazareth, Çiçek anlamına geldiği için böyle anılmıştır. İşte Gül ve Haç örgütü Gül’ün ve Haç’ın bu türden olağanüstü ve mucizevi yönlerinin bulunduğuna inanmış şövalyeler tarafından II. yüzyılda Kudüs’de kurulmuş ve günümüze kadar çeşitli dünya olaylarına karışarak gelmiştir.

« Bilinmeyen Vatikan » yazı dizisi (YeniMesaj'dan)

[ Başlangıç tarihi: 29.12.2000 ... Bitiş tarihi: 19.12.2000 ]

Dünya’nın en esrarengiz devleti ( 19.12.2000 )

Vatikan’ın gizli ilişkileri ( 20.12.2000 )

Ateizmin kaynağı Vatikan ( 21.12.2000 )

Esrarengiz Polonyalı Ağca ve gizli örgütler ( 22.12.2000 )

Vatikan’ın Türkiye’ye bakışı ( 23.12.2000 )

Engizisyon devam ediyor ( 24.12.2000 )

Evlilik düşmanı kilise ( 25.12.2000 )

OPUS DEI - Ahtapotun kolları ( 26.12.2000 )

Ekümenizm ve İslam dünyası ( 27.12.2000 )

Papalığın kapsama alanları ( 28.12.2000 )

“Türk dostu” maskeli Papa ( 29.12.2000 )

Yukarı

AnasayfaSık kullanılanlara ekle E-posta Yazdır