Papalığın kapsama alanları
(2000-12-28)
Rus Ortodoks Kilisesi, Katolik
Misyonerlik alanlarının eski sosyalist ülkeler ve Rusya olmadığını,
Müslüman ülkeler ve Uzak Doğu olması gerektiğini vurguladı. Katolikler’den
öncelikle bu hedeflere yönelmelerini, aksi takdirde Ekümenizm
Hareketi’ne sempatiyle bakmaktan vaz geçeceğini belirtti
Vatikan 21. Yüzyılda insanlığın
karşısına sadece bir dinin temsilcisi olarak değil, aynı zamanda
belirli bir “ideolojiyi” savunan ve bunu yaygınlaştırabilmeye
çalışan bir kurum olarak çıkmaya hazırlanmaktadır. Ekümenizm hareketi
olarak tanımlanan bu ideoloji tamamen dinsel temeller üzerine
oturtulmuş bir siyasal, toplumsal ve kültürel değişim programıdır.
Ve bu programın iki merkez-gücü vardır. Vatikan’ın Hıristiyan
alemi içinde ve dışındaki ideolojik yayılımını işte bu iki merkez-güç
yönlendireceğe benzemektedir. Bunlar daha önce adlarından sıkça
söz ettiğimiz OPUS DEI ve Cizvitler’dir. Papa 2. John Paul 10-12
Nisan 1996 tarihinde bir Müslüman ülkeye, Tunus’a yaptığı gezide
Cezayir’deki Müslümanları eleştirmiş ve Tunus’ta Müslüman ve Hıristiyanların
barış içinde birlikte yaşamakta olduklarını belirterek bu güzel
örneği kutsamak amacıyla bu ülkeyi ziyaret ettiğini açıklamıştı.
İlginç olan Tunus’un Cizvit misyonerleriyle yaklaşık yüzyıldır
içli-dışlı ilişkiler içinde olmasıydı. Ve Papa ilk kez bu gezisinde
yanında OPUS DEI’nin ve Cizvitler’in temsilcilerini bir arada
bulundurmuştu. OPUS DEI’den daha önce söz ettiğimiz için şimdi
de kısaca Cizvitler’i tanıtalım.
CİZVİTLERDE TEMPLAR MODELİ
Cizvitler Avrupa Parlamentosu’nda
çok etkili bir gruba sahiptirler. “Christians For Europe” (Avrupa
için Hıristiyanlar) adlı bu grubun içinde yer alırlar. İlginçtir
ki Cizvitler örgütlenme ve mücadele anlayışları itibariyle araştırmacı
Michael Baigent ve Richard Leich’in yazdıkları gibi, kendilerinden
daha önce söz ettiğimiz Templar geleneğini çağrıştırmaktadırlar.
Şövalyelik ruhuna dayalı olan Templar gibi Cizvitlerin kurucusu
bir askerdir. Ignatius Loyola tarafından 1520 yılında kurulan
Cizvitler, Roma Kilisesi’nde daima askeri konularda ve stratejilerde
uzmanlaşmışlar ve danışmanlık yapmışlardır. Tıpkı Templar gibi
Cizvitler de çoğunlukla kendi yasalarını ve kurallarını kendileri
koymuşlar, Papalar’ın buyruklarına uymakta fazla istekli davranmamışlar
ve kısmi bir özerklik taşımışlardır. Bu nedenle yine tıpkı Templar
gibi Cizvitler de Papalar’ın hışmına maruz kalmışlardır. Örneğin,
1773’de Papa 14. Clement, Cizvitleri gizli faaliyetlerde bulundukları
gerekçesiyle Kilise’den çıkartmış ve ezmiştir. Cizvitler yaklaşık
40 yıl yeraltı Kilisesi’nde kalmışlar ve 1814’de eskisinden daha
güçlü olarak yeniden Roma Kilisesi’ndeki egemen yerlerini almışlardır.
Cizvitler kendilerini Tanrı’nın Askerleri, İslam-i karşılığıyla
söylersek Hizbullah olarak görürler. Nedir ki ellerinde kılıç
değil, diğer hiç bir Hıristiyan tarikatında görülmeyecek kadar
sağlam ve acımasız olan “Disiplin” vardır. Bu disiplinle yaşayan
Cizvitler Hıristiyanlığı Japonya’ya kadar yaymışlardır.
DİASPORA KİLİSELERİ
Cizvitler tüm Avrupa’nın başta
Diaspora Kiliseleri denilen -bu deyim Hildersheim Piskoposu Josef
Homeyer’e aitti- eski sosyalist ülkelerdeki nüfusun yeniden Hıristiyanlaştırılması
tezini desteklerler. Bu nedenle de Evangelization diye bilinen
bu çalışmalarını yürütürken Ortodoks Kiliseleri’yle çatışmalara
girmişlerdir. 1992 yılında İstanbul’da Fener Patrikhanesi’nde
toplanan Ortodoks Patrik ve metropolitleri Katolik Kilisesi’nin
bu “Yeniden Hıristiyanlaştırma” çabalarını kınamışlar ve Katolikler’in
Ortodoks asıllı Slavları Katolikleştirmekte olduklarını öne sürerek
buna son vermeleri çağrısında bulunmuşlardır. Özellikle Cizvitler’in
girişimleriyle Avrupa’da bu yeniden Hıristiyanlaştırma çabalarının
işlendiği seminerler ve konferanslar toplanmıştır. Bu amaçla toplanan
ilk büyük seminer 24-27 Ekim 1991’de Hannover’de yapılmıştı. Ortodoks
Kilisesi’nin temsilcileri açılış günü seminerin Hıristiyanlığı
değil Katolikliği yaymak amacıyla toplandığını öne sürerek toplantıyı
protesto ederek ayrıldılar. Bu seminere ilginçtir ki hiç bir Yahudi
dinadamı resmen çağrılmamıştı. Tek Müslüman ise bendim. Ve bir
konuşma, daha doğrusu bir “İtiraz Metni” okumama izin verilmişti.
Konuşmama Avrupa’nın yeniden Katolisizm’e döndürülmesinin sakıncalarına
değinerek başladım ve bunun Avrupa’daki “Şekülarizmi” ve bununla
kurulmuş olan dengeleri zedeleyeceğini vurgulayarak bitirdim.
Ne yazık ki bu konuşmam hiç istemediğim halde tatsız bir tartışmaya
yol açtı. İki Kardinal’le dünyaca ünlü bir İlahiyatçı arasında
tartışma çıktı. Katolik dinadamları benim Müslüman olduğumu ve
bu nedenle Hıristiyanların iç meselelerine karışmamam gerektiğini
ve bu konuşmanın metninin tutanaklardan çıkartılmasını istediler.
İlahiyatın üç dalında üç yarı doktorası bulunan ünlü Katolik İlahıyatçısı
Prof. J. B. Metz’de beni savunan bir konuşma yaptı. Tartışma ancak
ertesi günkü oturumda tatlıya bağlandı. (NOT: Bu seminerin tutanakları
Hannover Üniversitesi Felsefe Arşivindedir ve yayınlanmıştır).
25 Kasım -14 Aralık 1991’de bu kez Roma’da toplanan ve tüm Avrupa’dan
gelen 137 Katolik Piskoposun katıldıkları bir toplantıda aynen,
“Avrupa’nın yeniden Hıristiyanlaştırılması, sadece dindar -Katolik-
olanların yeniden Kilise’ye kazanılması değil, aynı zamanda Sekülerleşmiş
olan Batı Avrupa’nın da yeniden Katolikleştirilmesini öngörür”
şeklinde bir karar alındı. Katolik Kilisesi’nin bu açık meydan
okuyuşu özellikle Rus Ortodoks Kilisesi tarafından protesto edildi.
Rus Ortodoks Kilisesi, Katolik Misyonerlik alanlarının eski sosyalist
ülkeler ve Rusya olmadığını, Müslüman ülkeler ve Uzak Doğu olması
gerektiğini vurguladı. Katolikler’den öncelikle bu hedeflere yönelmelerini,
aksi takdirde Ekümenizm Hareketi’ne sempatiyle bakmaktan vaz geçeceğini
belirtti.
PAPALAR VE OSMANLI
Katolik ve diğer Hıristiyan tarikatlarının
Osmanlı ve T.C. Devlet içindeki “Misyon Bölgeleri” özellikle 19
yüzyılda kurulmuştur. Nedir ki Papalar’la Osmanlı Sultanları arasındaki
açık ve gizli ilişkilerin tarihi çok eskilere Fatih dönemine kadar
inmektedir. Şimdi bu ilişkilere kısaca bir göz atalım. Papa 4.
Paul, Kilise doktrinlerine sofuca bağlı bir adamdı. “Bu doktrinden
babam sapsa, yaktırırım” demişti. 1555 yılında bu sözleri eden
Papa 4. Paul, tarihte Hoşgörüsüzlüğün temsilcilerinden biri olmuştu.
Ne var ki bir süre sonra İspanyol ve Fransız ordularının hışmına
uğrayınca o güne dek Hıristiyanlık aleminin baş düşmanı ilan ettiği
Türkler’in Sultanı Kanuni’ye baş vurarak onun koruyuculuğunu ve
desteğini istemişti. Ve Kanuni, Papa 4. Paul’u, Hıristiyan Prenslerin
gazabından korumuş ve Katolik Kilisesi’ni muhtemel bir çöküntüden
kurtarmıştı. Kanuni döneminde sekiz Papa değişmişti ve Kanuni
bunların sekiziyle de yakın ilişki içinde olmuştu. Papalar’la
Osmanlı Sultanları arasındaki gizli yazışmalar ilkin, Papa V.
Martin ile I. Mehmet arasında 1417’de başlamıştı. 1403-1566 yılları
arasında 6 Osmanlı Sultanı ile 19 Papa arasında gizli yazışmalar
yapılmıştı. Hatta ilginçtir her Pazar ayininde Türkleri Hıristiyanlığın
beş düşmanı gösteren Papalar, belgelere göre aynı günün gecesi
Türkler’le nasıl anlaşacaklarını ve onlara hangi silahların nasıl
satılacağını görüşmüşlerdi... Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlik
faaliyetleri ise yoğun olarak 19. Yüzyılda başlamıştır. Özellikle
Tanzimat’tan sonra hız kazanmıştır. Bu dönemde Almanlar, İtalyanlar,
İngilizler ve ilk kez denizaşırı misyonerliğe sıvanan Amerikalılar
Osmanlı topraklarında cirit atmaya başlamışlardır. 1855 yılının
Şubat ayında İstanbul’a gelen bir Fransız Misyoneri, Fransa’da
1856’da yayınlanan günlüğünde Amerikalı ve Alman misyonerlerin
faaliyetlerini bakınız nasıl özetlemişti. Emillien Frossard adlı
bu misyonere göre Almanlar özellikle Ermenileri kendi Protestan
Kiliseleri’ne bağlamaya çalışmaktaydılar. Ve bu hususta da bir
hayli yol almışlardı. Ama Almanlar’ın hazırladıkları ortamdan
en çok uyanık Amerikalı Protestan misyonerler yararlanmışlardı.
Ermeniler, Almanlar tarafından Protestanlaştırılmışlar ama daha
zengin ve güçlü olan Amerikan Protestan Kiliseleri’ne rağbet etmeye
başlamışlardı. Türkler ise yapılan yoğun çalışmalar sonucunda
elaltından dağıtılan İncil’i okumaya başlamışlardı. Bu, son derece
umut verici bir gelişmeydi... 1918’e gelindiğinde Osmanlı topraklarında
Hıristiyanlığı yaymak amacıyla eğitim faaliyetleri veren 1000’den
fazla Katolik-Protestan okulu vardı. Bu okullarda takriben 25.000
kadar öğrenci bulunuyordu. Bu okullardan yetişmiş olan Rum ve
Ermeni asıllı öğrencilerin bazıları bugün özellikle Avrupa’da
yerleştirilmiş olan Türk düşmanlığını başlatan unsurlar olmuşlardır.
ÜÇ ÇEŞİT HIRİSTİYANLIK VE HAÇLI
SAVAŞLARI
9. yüzyıla kadar Hıristiyanlık
Avrupa’da üç ana başlık altında gelişmişti. Bunlardan ilki, Papalar’ın
Hıristiyanlığı idi. Onların anladığı şekildeki Katolik inancını
temsil ediyordu. İkincisi Krallar’ın Hıristiyanlığı idi. Bu d
a 4. Yüzyılda İmparator Konstantin tarafından başlatılmış olan
Hıristiyanlık anlayışıydı ve zamanla İngiltere’de Anglikanizm’in
ve Almanya’da da Protestanlığın ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle
de 800 yılında Franklar’ın Kralı Muhteşem Karl’ın Papa 3.Leo tarafından
dünyaya yeniden gelmiş olan Davut Peygamber olarak ilan edilmesiyle
tırmanışa geçti. İngiliz Kilise tarihçisi James 6. Russell’ın
da gösterdiği gibi Hıristiyanlığın Almanlaştırılması, kendi Pagan
gelenek ve göreneklerine çok bağlı olan Almanlar’ın bu Germanik
ve Teutonik gelenekleri Hıristiyanlığa aşılamalarıyla mümkün olabilmişti.
16. Yüzyılda ortaya çıkan Protestanlık işte bu “Zor Kabulleniş”
ten kaynaklanmıştı. Altısı resmi, dördü metres olmak üzere 10
karısı ve 18 çocuğuyla yaşayan Karl, Davud Peygamber olduğunu
öğrenince “Yeni Kudüs”ü kurmak için harekete geçti ve bugün Aachen
diye bilinen kenti kurdu. O yıllardan kalma İslami belgelerde
Karl’dan ilginçtir ki Frankistan Halifesi diye söz edilmişti.
Karl Bağdat’taki Halifeler’le iyi ilişkiler kurmuştu. Nedir ki,
onun ölümünden sonra Hıristiyanlık yeniden Papalar’ın denetimine
geçti ve üçüncü başlık altında toplanmış olan “Popüler Hıristiyanlık”
büyük darbe yedi. Papalar yeniden Hıristiyanları boyundurukları
altına almaya başladılar. Bunu sağlayabilmek için de bir dış düşman
yarattılar: Müslümanlık. Papalar Müslümanların Hıristiyanlığın
baş düşmanı olduğunu öne sürerek Haçlı Seferlerini başlattılar.
Böylelikle Hıristiyanlığın geleneksel düşmanı sayılan Yahudilik
geri plana çekilmiş, Müslümanlık öne çıkarılmış oldu. Papalar
bu savaşlarda ilkin Karl tarafından konulmuş ve sınırları belirlenmiş
olan bir kavramı kullanarak bunun genişletilmesi gerektiğine tüm
prensleri inandırdılar. Bu kavram “Christendum” kavramıydı. Hıristiyanlık
Dünyası veya Hıristiyanların yaşadıkları topraklar anlamına geliyordu.
Daha önce gördüğümüz Ekümene kavramının Devlet (Kral) tarafından
kullanılabilir hale getirilmiş olan şekliydi. Haçlı seferleri
gerçekte Haç’ın taşındığı, onun egemenliğinin yayıldığı seferlerdir.
Din uğruna savaşa girmek ilk kez İstanbul’u kuran Konstantin tarafından
kullanılmıştı. Ve ilk Din Savaşçıları da gerçekte 4. Yüzyılda
İstanbul ve Anadolu da -o günkü adıyla NATOLIA’da, yani TAŞRA’da-yaşayan
Hıristiyanlardı. Hıristiyanlar’ın Haç taşıyarak savaşa gitmelerinin
onlara zafer kazandıracağına inanan Hıristiyanlar, Haç’ın kendi
başına “Mucizeler” yarattığına inandırılmışlardı. Nitekim bu nedenle
son derece gizli, karmaşık bilgilere dayalı örgütler kurulmuştu.
Şimdi bunlardan birine kısaca bir göz atalım.
İSA ÇİÇEKTİR, GÜL VE HAÇ’TADIR
Gül ve Haç örgütünden daha önce
söz etmiş ve 20. Yüzyılda bu örgüte üye olmuş ya da bağlantı kurmuş
en az bir Papa bulunduğunu söylemiştim. Bu Papayı tanıtmadan önce
Gül ve Haç sembolizminin Hıristiyan ezoterizmindeki (batinilik,
gizli öğreti) yerine bakalım. İsa Çarmıha gerildiği zaman hemen
ölmemişti. Büyük bir ızdırap çekiyordu. Bunu gören bir asker dayanamayıp
mızrağıyla İsa’nın böğrüne bir darbe vurmuştu. Askerin amacı İsa’nın
daha fazla acı çekmeden bir an önce ölmesini sağlamaktı. İsa’nın
böğründen akan kan, ayaklarından ve ellerinden çivilenmiş olduğu
Haç’ın dibine damlamış ve inanca göre İsa’nın kanının damladığı
Haç’ın dibinde birdenbire Güller yeşermeye başlamıştı. İşte bu
gül ve kan İsa’nın tensel canıydı. İsa bir çiçek olmuş ve açmıştı.
Bu olayda kuşkusuz Haç da önemli bir anlama sahipti. Çünkü Haç
olmasaydı İsa’nın kanının Gül’e dönüştüğü de bilinemeyecekti.
Ama bu anlatım Gül ve Haç konusundaki sayısız söylenceden sadece
biri, belki de en çok kabul görmüş olanıdır. Başka değerlendirmeler
de vardır. Ünlü ezoterist Arthur Edward Waite’in anlattığına göre
Gül, İsa’nın kanı olmasının yanı sıra Haç’ın esrarengiz mesajını
iletmek için kullandığı ışıktır. Yine aynı kaynağa göre Gül, Grekce
“Çiğ Damlası” demektir, ve bu haliyle de İsa’nın Hıristiyan Gnostisizmindeki
(Rafızilik) sembolüdür. Aynı zamanda Gül, Orta Çağ’daki yazılışıyla
RAS (Rose) Kelam demektir ve sayısal değeri itibariyle de R= 200;
O=70, Z=90 ve Rose=365’i vermektedir. Bu nedenle günümüzde kullanılan
takvim sistemini kuran Papa Gregory tarafından bir YIL’ın 365
gün olması uygun görülmüştür. Böylelikle İsa’nın yılın her gününe
damgasını vurması sağlanmıştır. Bu sistematikte İsa yine Çiçek
olarak değerlendirilmiştir. Çünkü NAZARETH kentinden geldiği için
kendisine Nazarenli İsa denilen Tanrı’nın Oğlu, Nazareth, Çiçek
anlamına geldiği için böyle anılmıştır. İşte Gül ve Haç örgütü
Gül’ün ve Haç’ın bu türden olağanüstü ve mucizevi yönlerinin bulunduğuna
inanmış şövalyeler tarafından II. yüzyılda Kudüs’de kurulmuş ve
günümüze kadar çeşitli dünya olaylarına karışarak gelmiştir.

« Bilinmeyen Vatikan » yazı
dizisi (YeniMesaj'dan)
[ Başlangıç tarihi: 29.12.2000 ... Bitiş tarihi: 19.12.2000 ]
Dünya’nın
en esrarengiz devleti ( 19.12.2000 )
Vatikan’ın
gizli ilişkileri ( 20.12.2000 )
Ateizmin
kaynağı Vatikan ( 21.12.2000 )
Esrarengiz
Polonyalı Ağca ve gizli örgütler ( 22.12.2000
)
Vatikan’ın
Türkiye’ye bakışı ( 23.12.2000 )
Engizisyon
devam ediyor ( 24.12.2000 )
Evlilik
düşmanı kilise ( 25.12.2000 )
OPUS
DEI - Ahtapotun kolları ( 26.12.2000 )
Ekümenizm
ve İslam dünyası ( 27.12.2000 )
Papalığın
kapsama alanları ( 28.12.2000 )
“Türk
dostu” maskeli Papa ( 29.12.2000 )
|